Tarihi Dönüşümün Eşiğinde

Tarihi Dönüşümün Eşiğinde

Malumunuzdur ki; Mezopotamya’nın kalbi, Avrasya’nın ortası, dünyanın merkezi Anadolu’nun, Malazgirt Savaşı’yla başlayan, İstanbul’un fethiyle taçlanan, Çanakkale Savaşı’yla perçinlenen İslamlaşma ve Türk Milletine ait olma sürecinde; uzun süreye yayılı, farklı şekillerde sirayet eden ve asimetrik yöntemlerle gerçekleşen saldırılara maruz kalıyoruz. Bu saldırılar; siyasal, toplumsal, biyolojik, askeri, ekonomik, istihbari, kültürel, dini vb. alanlarda gerçekleşmekte, ardı arkası da kesilmemektedir.

Dünyada yaşananları irdelediğimizde, tüm dünyanın savaş pozisyonu aldığı, ulus devletler ile şeytani paganist aklın 4. Sanayi Devrimi, transhümanizm ve buna benzer diğer sebepler üzerinden çatışmaya başladığı, İslam dünyasıyla Hristiyan dünyasının savaşa tutuşturulmak istendiği, insanlığın, kültürel, dini, biyolojik saldırılarla dönüştürülmek ve yok edilmek istendiği görülmektedir.

Şeytanın insanlığın yaratılışından itibaren, Halife olan atamız Hz. Âdem AS’a secde etmediği, kendisine kelimeler öğretilen ve cennete konulan Âdem AS’ı kandırarak cennetten yeryüzüne indirttiği, içimize konulan nefsin yardımıyla insanlığı yok etmeye çalıştığı, Kabil’in Habil’i öldürerek yeryüzünde kıyamete kadar sürecek büyük bir savaşı başlattığı ortadadır.

Vahyi reddeden İblis, Kabil ve onların takipçisi şeytani paganist akıl; insanlık tarihi boyunca İlahi dinlerin ve peygamberlerin karşısında, Firavunların, Nemrutların ve insanlara zulmeden zalimlerin yanında ve arka planlarında olmuşlardır.

Gayb âleminde atamız Hz. Âdem AS’ın karşısında ataları İblis’in aldıkları yenilginin acısını unutamayan ve bunun intikamını Âdem’in çocuklarından almaya çalışan şeytani paganistler, kendilerini insan bile görmezken dünya, insanlık, doğa gibi varlıkların yok olmasını, kendi isteklerine göre bozulmasını ve değişmesini istemekte ve tüm çalışmalarını buna göre sürdürmektedirler.

Kadîm insanlık tarihinin son kertesinde, günümüzden yaklaşık 250 yıl önce başlattıkları ve sanayi devrimleri üzerinden sürdürdükleri dönüşümle önce inanç ve düşünce sistemlerimizi, sonra da yaşam ve üretim şekillerimizi değiştiren şeytani paganistler, makinenin durdurulamaz ve engellenemez teknolojik gücüyle elde ettikleri her türlü gücü insanlığın aleyhine kullanmaktan çekinmemişlerdir. Ayrıca bu dönüşümün insanların iyiliği için olduğu yönünde çok güçlü bir atmosfer oluşturmuşlardır. İnsan hakları, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar ile politika, moda, teknolojik fayda, konfor, sağlık sebepleri gibi konuları gizli hedef ve arka planları için çok iyi kullanmış ve yönetmişlerdir.

Bu sürecin ülkemize yansıması, son yüz elli yılda modernleşme ve batılılaşma üst başlığı altında şekillenen ancak alt başlıklarda sürekli bir çatışma ve kanayan yara şeklindedir. Bu başlıklar; bir kurtuluş savaşı, yeni bir devlet kurulması, yeni kültür politikaları, tarihi mirasın reddi, dini hayatın yok sayılması, sanayileşme, askeri darbeler, Kürt sorunu, kentleşme politikaları, yüksek faiz ve borç sarmalı, yüksek enflasyon, ahlaki değerlerin yozlaşması vb. şekilde sıralanabilir.

Aynı süreçler Asya’dan Afrika’ya, Türkistan’dan Mezopotamya’ya dünyanın tüm coğrafyalarında ve tüm milletleri üzerinde yaşanmıştır. Çar Hanedanlığı ve Çin İmparatorluğu’nun yıkılması gibi Osmanlı Devleti de bu süreçte yıkılınca olan masum ve mazlum insanlara olmuş ve özellikle payitaht İstanbul başkentli İslam coğrafyası bu durumdan çok etkilenmiştir.

Şeytani paganist küreselcilerin saldırıları karşısında tüm dünyada dimdik ayakta duran millet, verdiği kurtuluş mücadelesi sonucunda bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı başaran Türk Milletidir. Türk Milleti bu süreç içerisinde birçok kez saldırıya maruz kalmış, hem bu saldırıları atlatmış, hem de prangalarından kurtuldukça ve fırsat buldukça kültür, inanç ve tarih bağı olan milletler ve coğrafyalarla kaybolan bağı kurmaya çalışmıştır. Bu mücadele sorumluluğu devletimizin ve milletimizin bağımsızlık ve özgürlük şartlarındandır. Kısacası bu sorumluluğun yerine getirilmesi, hem milletimiz hem de insanlık için kurtuluş reçetesidir.

  1. yüzyıl, bir açıdan I. ve II. Dünya Savaşları ile geçen, elektriğin tüm dünyaya yayılması ile PC’nin bulunmasını takip eden süreç olup diğer açıdan Birleşmiş Milletler vb. kurumların kurulması, kapitalist ve komünist bloklaşmanın çatışmalarıyla geçen yıllardır. Bununla birlikte TV’nin ve internetin tüm dünyada etkisini gösterdiği zamanlardan sosyal medya ile insanlar arası ilişkilerin yeni bir aşamaya evirildiği ve en sonunda yapay zekâ, 5G, Bir Yol Bir Kuşak Projesi ve robotların tüm dünyada ön plana çıkacağı yeni bir yüzyıla gelmiş olduk.

Diğer tarafta, bağımsızlıklarını ilan eden ancak kukla yöneticiler ile komünist, faşist veya diktatör iktidarlarla bir yüzyılın heba olduğu ulus devletler ile açlık, sefalet, yokluk, az gelişmişlik, kısıtlı özgürlük, sağlık, eğitim vb. meselelerle boğuşan milletlerin geçirdiği koca bir 20. Yüzyıl… Sonrasında yıkılan bloklar ile dünyada İslam’ın tek düşman ilan edildiği yakın süreç başlar.

Türkiye özelinde 1950 seçimlerinde “Yeter Söz Milletindir!” ile başlayan çok partili demokrasi serüveninin 1960 ihtilali ile sekteye uğraması, devamında 71 muhtırası Milli Cephe hükümetleri, koalisyonlar ve 80 ihtilali ile gelinen süreç… Bu süreci, Said-i Nursiler, Süleyman Hilmi Tunahanlar, Gönenli Mehmed Efendiler, Mehmed Zahit Kotkular, Sami Efendiler ve nicesi ile yeniden neşvü nema bulan dini hayatın ihyası çabaları takip eder. Diğer koldan Mısır ve Pakistan’dan yapılan tercümeler ve önceleri geleneksel İslami düşüncenin reddedildiği, sonraları İslamcılık olarak adlandırılan ve 28 Şubat sürecinden sonra iktidara gelen İslamcılık ve Muhafazakârlık hareketi baş gösterir.

Gelinen noktada dünya ölçeğinde; Müslümanlar, şeytani paganist küreselciler ve evangelist, Siyonist, arzı mevudçu Amerikancılardan oluşan üç kutuplu dünyada herkesin birbirine rakip olduğu ve maalesef bu taraflardan en zayıfının Müslümanlar olduğu gerçeğiyle birlikte savaşın ve dönüşümün eşiğinde olduğumuz da ortadadır.

İnsanlık tarihinde Kadim bilginin merkezi ve buna karşılık savaşın, ateşin ve zulmün her zaman var olduğu yerin Mezopotamya olduğu konunun uzmanı herkes tarafından malumdur.

Bu tarafların ve çatışanların planları doğrultusunda Kuzey Afrika’dan başlayan Tunus, Libya, Fas, Mısır, Suriye üzerinden sınırımıza dayanan, ülkeleri bir hazan mevsimine çeviren ancak ne hikmetse Arap Baharı olarak adlandırılan fitne ve fücur dolu kalkışma hareketleri, ülkemizde de farklı farklı projelerle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu saldırıların en sonuncusu 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen globalci, NATO’cu, aklın FETÖ üzerinden gerçekleştirdiği darbe girişimidir. Milletimiz, yıllarca özünden ve geçmişinden koparılma çabalarına rağmen, imanının, soyunun, ahlakının gereği olarak bu darbeye topyekûn bir karşı koyuş sergilemiş ve adeta bir gecede devletini yeniden kurmuştur.

Binlerce yıllık tarihimizde Mete Han, Sultan Alparslan, Fatih Sultan Mehmet Han, Abdülhamit Han ve benzerlerinde olduğu gibi günümüzde de Türk Devlet aklı parçalı yapıda da olsa bir mücadele sürdürmekte ve elinden gelen karşı koyuşu sergilemektedir.

Bundan yüz yıl önce Kurtuluş Savaşını verdiğimiz ve yedi düvele birçok cephede karşı koyduğumuz bir ortamda yok olmamak adına ara verdiğimiz kutlu bir yürüyüş vardır. Bu kutlu yürüyüş; Hz. Âdem AS’dan başlayan, peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa SAV’le devam eden ondan da Hz. Ali RA ve ondan da peygamber efendimizin amcasının oğlu, Hz. Hüseyin efendimizin sütkardeşi, efendimizi yıkayan ve mezarından en son çıkan ehli beytten Kusem Bin Abbas üzerinden gelen yoldur. Bu yol Kusem Bin Abbas’ın Türkistan’a taşıdığı, Horasan, Buhara, Taşkent, Semerkand ve Merv üzerinden de Anadolu’ya getirdiğimiz İslam ve Fütüvvet ahlakıdır. Bu ahlak ile Anadolu İslamlaşmış ve Türkleşmiştir. İstanbul bu yolla fethedilmiştir. Balkanlar ve Osmanlı’nın hüküm sürdüğü nice topraklar bu ruhla kazanılmıştır.

Bu bağlamda bizim Anadolu’ya gelişimiz kuraklık ya da Moğol istilasından kaçmak için değil, İslam’ı kadîm dünyanın merkezi Anadolu’ya ve tüm dünyaya yaymak içindir. Aynı şekilde Kudüs’ü, Anadolu’yu ve dolayısıyla Mekke ve Medine’yi Haçlı seferlerinden korumak ve olası tehditlere karşı set olmak içindir.

Küreselci paganist şeytani aklın Fransız ihtilali ve sanayi devrimi sonrası antik Yunandan devşirdiği ve o tarih itibarıyla mevcut tüm hanedan ailelerini alaşağı etmek için ortaya attığı büyük demokrasi balonu ortadadır. Bu balon; ehliyet, liyakat, adalet, istişare, vekâlet, seçim, propaganda, örgütlenme, hükümet etme, kanun çıkarma gibi birçok konuda problem kaynağı olup bu konuların hiçbiri için net ve kalıcı çözüm önermemektedir. Bu sürecin sonunda yıkılan imparatorluklar ve irili ufaklı ulus devletlerin ortaya çıkma sürecinde devletimiz de tarihindeki en ufak alana ve eksik tanımlanan Anadolu coğrafyasına sıkışıp kalmıştır.

Yaklaşık yüz yıllık fetret döneminden uyanmaya, silkinmeye ve ayağa kalkmaya çalıştığımız şu günlerde tarihimizde olduğu gibi adil ve güçlü yöneticiler ile hızlı ve adil işleyen bir yönetim sistemine ihtiyaç hâsıl olduğu için Başkanlık sistemine geçilmiştir. Başkanlık sisteminin bu açıdan faydaları ve aksayan yönlerinin revizesi ile kadim Türk devletlerindeki gibi çok iyi işleyen Türk Toyuna evirileceği umudunu taşımaktayız.

Fütüvvet ahlakıyla donanmış derin devlet aklımızın toparlanarak tüm bu olanlar karşısında sessizliğini bozduğunu, dünya ölçeğindeki olumsuz gidişatı durdurmayı, saldırılara karşı koymayı, fetret döneminden çıkmayı, kutlu yürüyüşümüze kaldığımız yerden devam etmek istediğini görmek istiyoruz.

Bu karşı koyuş, silkiniş, ayağa kalkış sürecinde 15 Temmuz hain darbe girişimine verdiğimiz cevap, insanlık tarihi, devrimler tarihi, siyasi tarih, dinler tarihi ve benzeri birçok süreçte eşi benzeri olmayan, örneği bulunmayan, manevi bir ağırlığı olan bir mesnet noktasıdır, bir kaldıraçtır, tarihin kırılma ve dönüm noktalarından biridir.

Tüm bu saldırılar karşısında üzerimize düşeni gerçekleştirmeye çalıştığımız bir ortamda yüce Allah’tan milletimize iman ve dirlik, devletimize güç ve devletimizi yönetenlere basiret vermesini niyaz ediyoruz. Amin.